Son tanıkların dilinden Bulgaristan'dan zorunlu göçün hikayeleri

Komünizm rejiminin hakim olduğu yıllarda Bulgaristan'da uygulanan asimilasyon politikası sebebiyle doğup büyüdükleri toprakları terk ederek Türkiye'ye yerleşen Bulgaristan göçmenleri, 1984-1989 yılları arasında yaşadıklarını anlattı.

Son tanıkların dilinden Bulgaristan'dan zorunlu göçün hikayeleri
06.06.2020 13:37 | Son Güncelleme: 09.06.2020 05:19

Komünizm rejiminin hakim olduğu yıllarda Bulgaristan'da uygulanan asimilasyon politikası sebebiyle doğup büyüdükleri toprakları terk ederek Türkiye'ye yerleşen Bulgaristan göçmenleri, 1984-1989 yılları arasında yaşadıklarını anlattı.

Dönemin Devlet Başkanı Todor Jivkov, 1984'te ülkedeki Türkler'e karşı ciddi bir asimilasyon politikası uyguladı. Bu süreçte Türk azınlığın isimleri değiştirildi, ibadet etmek, Türkçe konuşmak dahi suç sayıldı.

Yapılan baskılara direnen, isimlerinin değiştirilmesine karşı çıkan birçok insan ya sürgün edildi ya da Tuna Nehri üzerine kurulu Belene Kampı'na gönderildi.

Türkiye'nin 1989'da sınır kapılarını açmasıyla yeni bir göç dalgası başladı ve yaklaşık 350 bin kişi anavatana yerleşti. O günlerden geriye de acı hatıralar, gözyaşları ve ayrılıklar kaldı.

Olayların yaşandığı dönemde, bir yıldan fazla Belene Kampı'nda kalan, ardından da sürgün edilen 68 yaşındaki Muhammet Gölcüklü yaşadıklarını AA muhabirine anlattı. Asimilasyon politikalarının 1969'da ilk kez Pomaklar'a uygulandığını, bu süreçte Pomaklar'ın isimlerinin değiştirildiğini belirten Gölcüklü, şöyle konuştu:

"Biz, bunları duyup, tedirginliğimizi dile getirince Türkler'in isimlerinin değiştirilmeyeceğini, kendi isimlerimizi kullanmaya devam edeceğimizi söylüyorlardı. Bunu söylemelerinin nedeni de herhangi bir toplumsal olayın önüne geçmekmiş, yıllar sonra anladık. Aralık 1984'te Türkler'in isimlerini değiştirmeye çalıştılar. Bizler de ayaklandık, yürüyüşlere katıldık, bizim ay yıldızlı bayrağımız var, devletimiz var dedik. Ne yaptıysak olmadı. Copla, tazyikli suyla, silahla dağıttılar bizi. Üzerimize ateş açmaktan dahi çekinmediler."

Gölcüklü, gösterinin ardından Belene Kampı'na götürüldüğünü, daha sonra sürgün edildiğini ve nihayet 31 Haziran 1989'da Türkiye'ye giriş yaptığını ifade etti.

"Türkiye'de basına beyanat verme' dediler"

Kırcaali Ahlatlı Köyü'nde yaşayan 67 yaşındaki Ahmet Kitapçı da telefon teknisyeni olarak Bulgar Telekomünikasyon Kurumunda çalıştığı 1984 yılında, Bulgar Komünist Partisi yetkililerinin iş yerine geldiğini ve Türkler'in isimlerinin değiştirileceğini söylediklerini aktardı. Kitapçı şöyle konuştu:

"Atalarımız buraya asırlar önce yerleşmiş. 'Adlarımızın değiştirilmesine kesinlikle karşıyız' dedim. Mücadeleyi nasıl yürüteceğiz diye plan yapmaya başladık. Daha sonra şehit olacak kız kardeşimin eşi Mustafa Ömer ve tren garında gar şefi olan Ali Osman ile beraber 29 Aralık'ta Sofya Büyükelçiliği önünde bir gösteri düzenlemeye karar verdik. O an en büyük silahın kalem olduğunu düşündüm ve anılarımı yazmaya başladım. İlk sayfaya İstiklal Marşı'nı yazdım ancak anlaşılmasın diye başlık atmadım ve İstiklal Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un adını yazmadım. Gelecek kuşaklara aktarılsın diye her şeyi kaleme almak istedim."

Birgün polislerin evine geldiğini ve anı defterini bulduğunu anlatan Kitapçı, şöyle devam etti:

"Emniyete gittik. Orada ilk kez Türkçe Türkiye haritası gördüm. Döndüm, ağabeyim ve ablam Bursa'da, göçmenlik olursa giderim dedim. 'Sen önce Belene'ye git.' dediler. Bir hafta kadar emniyette tuttular bizi. Sonra hapishane arabasıyla eller kelepçeli Belene Kampı'na gittik. Demir parmaklıklar arkasında Türkler, 'Biz de buradayız, ne mutlu Türküm diyene' diye bağırıyorlardı. Belene ve sürgün derken toplamda 3,5 yılımız heba oldu. Sürgün sonrası bana emniyetten bir telgraf geldi, 'Avusturya mı Türkiye mi?' diye. Ben de Türkiye dedim. 'Türkiye'de basına beyanat verme.' dediler. Kapıkule'den 12 Haziran 1989'da anavatana giriş yaptık."

"Ailecek hayalimiz Türkçe konuşup, Türkiye'de yaşamaktı"

O dönemde Kırcaali Kuşallar Köyü'nde yaşayan Enver Özkan ise Aralık ayında Mestanlı'da başlayan protesto mitinglerine katıldığını, ertesi gün polisin evine geldiğini söyledi.

Özkan, "Evimi bastılar, ellerimi kelepçelediler. Kızım o zaman dördüncü sınıftaydı. Görmesin diye ellerimi sakladım. 'Baba bana doğum günü hediyesi mi aldın.' diyordu. Bulgar polisi evi aramaya başladı. Gazetede merhum Başbakanımız Bülent Ecevit'in 'Kıbrıs Bizimdir' başlıklı haberi ve fotoğrafı vardı. Polis bunu görünce vurdu bana. 'Bu ne?' diye. Kırcaali Emniyeti'ne götürdüler, hücreye attılar." diye konuştu.

Sabaha karşı hapishane aracıyla Belene'ye gittiklerini ve kampta 1,5 sene kaldığını aktaran Özkan, "Ailecek hayalimiz Türkçe konuşup Türkiye'de yaşamaktı. Anavatan sınırı açar açmaz 3 Haziran 1989'da Kapıkule'den giriş yaptık." dedi.

"Her zaman Bulgaristan'daki Türkler'in temsilcisi olarak görüldük"

O dönemde Kırcaali Mestanlı Kasabası'nda öğretmenlik yapan 65 yaşındaki Mümün Köseoğlu da isimlerin değiştirileceğini duyan vatandaşların 26 Aralık 1984'te parti ve belediye binalarına giderek bu durumu protesto ettiğini, bu olaylar sırasında kendisinin de orada olduğunu anlattı.

Yaşanan olaylarda 8 kişinin şehit olduğunu aktaran Köseoğlu, 29 Aralık'ta göz altına alındığını, emniyetteki sorgusunun ardından Sofya'ya götürüldüğünü söyledi. Köseoğlu, 4 sene çeşitli cezaevlerinde kaldığını belirterek, şunları kaydetti:

"Bizler her zaman Bulgaristan'daki Türkler'in temsilcisi olarak görüldük. Bulgar hükümeti bu çerçevede bizi daima zararlı gördü. 1988 Aralık ayında tahliye edildim. Ameliyat olmuştum, sağlık sorunlarından dolayı aftan yararlandım tahliye edildim. Bir yıl sonra mayıs ayının sonlarında Bulgar Komünist Partisi bizi sınır dışı etti. 1989 Mayıs ayının sonlarına doğru bize pasaport çıkardılar. Evimizin önünde polis arabası ve bir taksi bizi bekliyordu. Yanımıza alabildiğimiz 30 kilo eşyamızla kasabanın Cebel kavşağına geldik ve pasaportlarımız verildi. Oraya vardığımızda iki aile daha vardı. Bir polis arabası önümüzde, biri arkamızda 150-200 kilometre ilerdeki tren garına gittik. Bizi trenle Viyana'ya gönderdiler. Bir hafta Viyana'da Türk Büyükelçiliğinin misafiri olduk ve 2 Haziran'da uçakla anavatana giriş yaptık."

"Pasaportta ne vize ne de transit vize vardı"

Sabri İskender de önce Belene daha sonra Zastava denilen ayrı bir kampa gönderildiğini ve 1986 Şubat ayında kampta açlık grevine başladıklarını belirterek, şu ifadeleri kullandı:

"Bizi bırakacaklarına söz verdiler. Açlık grevini bıraktıktan dokuz gün sonra sürgüne gönderdiler. Sürgünde karar aldım, 4 Kasım 1986'da Viyana'da Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) toplantısı vardı. Oğlumla sınırı geçip Yugoslavya'ya gidecektik oradan da Viyana'ya gidip toplantıda Bulgaristan'daki Türkler'in durumunu anlatacaktık. Ancak sınırı geçemedik, tutuklandık. Sofya'da gizli servise bağlı Merkez Soruşturma Müdürlüğü'ne götürüldük. Orada 66 gün sorgudan sonra Sofya Merkez Hapishanesi'ne attılar bizi. Şubat 1987'de mahkemeye çıkarıldık ve 2 sene hapis ile 2 bin Leva da para cezasına çarptırıldık. Oradan da Eskizar Hapishanesi'ne nakledildim. 30 Nisan 1988'de çıktım, tekrar sürgüne gönderildim."

İskender, arkadaşları Ali Ormanlı ve Mustafa Ömer ile "Demokratik İnsan Hakları Koruma Ligi"ni kurduklarını, dönemin yetkilileri ile çeşitli gazetelere evrakları göndererek örgütü kamuoyuna tanıttıklarını ifade etti. Örgütün kurulmasıyla halkın da cesaretlendiğini aktaran İskender, şöyle devam etti:

"Jivkov çok sıkıştı, iç savaş çıkacak korkusundan dolayı 'Ben sınırları açayım.' dedi. Sonrasında 360 bin Bulgaristan Türk'ünü sınır dışı ettiler. Beni de 17 Mayıs 1989'da sınır dışı ettiler. Pasaportta ne vize ne de transit vize vardı. Kapıkule'de gümrük kapısında polise gittim Günaydın, benim vizem falan yok dedim. Polis, 'İsmin ne?' dedi. Sabri İskender dedim. Polis hemen selam verdi ve 'Anavatana hoş geldiniz.' dedi."

"Canımız ulusumuza feda olsun"

Remzi Öztürk de arkadaşlarıyla köyleri dolaştıklarını, Türkler'i ikna edip teşkilatlandırdıklarını ve aşağı yukarı bin kişiyi ikna ettiklerini ancak daha sonra yakalandığını ifade etti.

Öztürk, "Belene'ye vardığımızda oradaki Türk tutukluları gördüm, eşim ve üç çocuğum vardı. İnanır mısın onları unuttum. Burada bir sürü kahraman var, inşallah bu işi çözeceğiz, başaramazsak da ulusumuz uğruna, Türklük uğruna canımız feda olsun dedim. Bu davada canımı alırlarsa milletime ve bayrağıma feda olsun diye yemin ettim." diye konuştu.

Hapis ve sürgünle 4,5 yılının kaybolduğunu anlatan Öztürk, 29 Mayıs 1989'da serbest kaldığını, hiçbir eşya almadan 10 Haziran 1989'da Türkiye'ye giriş yaptığını ifade etti.

"Malımız mülkümüz orada kaldı"

Mestanlı'da belediyeye yapılan yürüyüşe katılan Mehmet Yalçın da iki sene Belene Kampı'nda kaldığını, tahliye olduktan sonra da uzun bir süre geçici işlerde çalıştığını anlattı.

Başlayan göç dalgasıyla 1989'da Türkiye'ye gitmek için ilgili yerlere başvurduğunu aktaran Yalçın, "15 gün sonra sabah 08.00'da telefon çaldı. 'Sana iki saat veriyoruz, sınırı geç Türkiye'ye git.' dediler. Artık kim ne alabildiyse aldık, geldik Türkiye'ye. 10 Haziran 1989'da giriş yaptık. Malımız mülkümüz orada kaldı. Gittim satmaya diye, kimse almıyor. 'Alın, kullanın' diyorum, 'Ben de gideceğim Türkiye'ye, ben kime satacağım.' diyorlar." ifadelerini kullandı.

"Beni tek Türk makine mühendisi olduğum için tutukladılar"

Sofya Teknik Üniversitesinden mezun olduktan sonra makine mühendisi olarak çalışmaya başlayan Süleyman Türksöz de Mestanlı'daki olayların ardından çalıştığı fabrikada iş bırakma eylemi gerçekleştiğini ve bunların yüzde sekseninin Türk olduğunu söyledi.

Fabrikada işçileri örgütlediği gerekçesiyle tutuklandığını anlatan Türksöz, "Böyle bir şey söz konusu değildi. Damgamız çoktan vurulmuştu, çünkü benim büyük dedelerim ve babam imamdı. Beni tek Türk makine mühendisi olduğum için tutukladılar. Üç kişi tutukladılar, bizi herkesin ortasında gezdirdiler. 29 Aralık'ta Belene'ye götürdüler." dedi.

Türksöz, Belene Kampı'nda 11 ay kaldığını daha sonra 4 sene ev hapsinde yaşadığını belirterek, şöyle devam etti:

"Evden çıkamıyordum ama 1989'un mart ve mayıs aylarında açlık grevleri organize ettik. Eşim öğretmendi işten atılmıştı. Açlık grevindekilerin sabote edilip hapse girmelerini önlemek için BBC'ye haber veriyorduk. 22 Haziran 1989'da sınır dışı ettiler bizi. Taksiye binip Kapıkule'ye geldik ve Türkiye'ye giriş yaptık."

"Bulgarlarla çok iyi anlaşırdık, bizim sorunumuz rejimleydi"

Bulgaristan Mestanlı'da 17 sene öğretmenlik yapan 75 yaşındaki Halil Öztürk ise 2 Ocak 1985'te Bulgaristan'da emniyette beş gün gözaltında tutulduğunu, Türkiye'ye gitmeyeceğine dair bir protokol imzalamasını istendiklerini ancak kendisinin bunu kabul etmediğini anlattı. Daha sonra Belene Kampı'na götürüldüğünü, yolda bir köyden geçtiklerini aktaran Öztürk, şunları kaydetti:

"Köyde yaşlı Bulgar kadın soruyor 'Bunlar kim?' diye. Biz de araçta oturduğumuz yerden duyuyoruz. Polis 'Bunlar Türk, Bulgar olmak istemiyorlar Belene'ye götürüyoruz.' dedi. Biz bağırıyoruz 'Açız' diye. Kadın bizi duyunca evde yaptığı ekmeği getirdi. İkisini verdi bize ve anında yok oldu ekmek. Bulgarlar'la bir sorunumuz yoktu bizim çok iyi anlaşırdık. Bizim sorunumuz rejimleydi. Görev yaptığım okulda iki üç Türk arkadaş vardı, diğerleri hep Bulgar'dı."

Tahsin Çevik ise herhangi bir eyleme ya da mitinge katılmadığını, hiçbir dernek, sivil toplum örgütü veya siyasi parti üyeliği olmadığını ancak kendisin atılan iftira sebebiyle Sofya'da 3 ay Merkezi İstihbarat Hapishanesi'nde kaldığını söyledi.

Daha sonra Belene'ye nakledildiğini aktaran Çevik, ömründen 3 sene 8 ay feda ettiğini, 1989'da Türkiye'nin kapıları açmasıyla anavatana yerleştiklerini söyledi.

Atasoy'un kabrini ziyaret ettiler

Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği'nde (Bal-Göç) bir araya gelen Bulgaristan göçmenleri ve genel başkan Veli Öztürk, Hüsniye Atasoy'un kabrini ziyaret etti.

Atasoy, Belene'de kaldıktan sonra göç ederek Bursa'ya yerleşmiş, ancak yaşadığı travmayı bir türlü zihninden atamayarak Kasım 2004'te evinde geçirdiği cinnet sonucu bedenini ateşe vererek henüz 60'ında yaşamını sonlandırmıştı.

Kaynak: AA

Haberler››Güncel››Son tanıkların dilinden Bulgaristan'dan zorunlu göçün hikayeleri - Haberler