TÜRKİYE'NİN YAŞAYAN İLİM HAZİNELERİ - Eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan (2)

Türkiye Cumhuriyeti'nin onuncu Diyanet İşleri Başkanı, ilim ve siyaset adamı Lütfi Doğan, Ankara Keçiören'deki İslami İlimleri Araştırma ve Yayma Vakfında (İSİLAY) talebe yetiştirme çalışmalarını sürdürüyor.

31.05.2020 12:24 | Son Güncelleme: 31.05.2020 12:34
Türkiye Cumhuriyeti'nin onuncu Diyanet İşleri Başkanı, ilim ve siyaset adamı Lütfi Doğan, Ankara Keçiören'deki İslami İlimleri Araştırma ve Yayma Vakfında (İSİLAY) talebe yetiştirme çalışmalarını sürdürüyor.
Kurucusu olduğu vakıfta eğitim faaliyetlerini yürüten Doğan, ilmi ve siyasi hayatı boyunca gönül insanlığı, nezaketi ve beyefendi kişiliğiyle önemli bir duruşu temsil etti.
Gümüşhane'nin Köse ilçesinin Salyazı köyünde 1930'da dünyaya gelen Doğan, babası Mehmet Fehmi Efendi'den Kur'an-ı Kerim okumayı öğrendi ve 1942'de dayısı Kurra Hafız Fevzi Efendi'de hıfzını tamamladı.
Dönemin önemli ilim adamlarının tedrisinde tecvid, kıraat ve Arapça gibi dini ilimleri tahsil edip icazet alan Doğan, ilk, ortaokul ve liseyi dışarıdan bitirdi.
Askerlik dönüşü Gümüşhane'nin merkez ilçesinin Özcan Mahallesi'nde imam hatip olarak göreve başlayan Doğan, 1954'te Diyanet İşleri Başkanlığının açtığı müftülük imtihanını kazanarak muhtelif şehirlerde müftülük, müftü yardımcılığı ve vaizlik yaptı.
Ankara'daki görevi sırasında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden 1965'te birincilikle mezun olan Doğan, Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi iken Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığına tayin edildi.
Diyanet İşleri Başkanlığı vazifesine 15 Ocak 1968'te vekaleten atanan Doğan, bu görevini 25 Ağustos 1972'ye kadar yürüttü.
Daha sonra Milli Görüş hareketinin kurucu lideri ve eski başbakanlardan Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın daveti üzerine siyasete giren Doğan, Milli Selamet Partisinden (MSP) 1973-1980 arasında 2 dönem Erzurum Senatörü olarak görev yaptı.
1980 askeri darbesi döneminde Kirazlıdere Tutukevi'nde 8 ay tutuklu kalan Doğan, 1991'den itibaren 3 dönem Gümüşhane Milletvekili olarak TBMM'de yer aldı.
Bir kısım arkadaşıyla 1987'de İSİLAY'ı kuran Doğan, Arapça, Farsça ve Fransızca biliyor. Mütevelli Heyeti Başkanı olduğu vakfın Keçiören ve Balgat'taki müesseselerinde, ilerleyen yaşına rağmen eğitim faaliyetlerine devam eden 90 yaşındaki Doğan, "Türkiye'nin Yaşayan İlim Hazineleri" haber dosyası kapsamında hayat hikayesi, ilmi çalışmaları, siyasi hayatında tanık olduğu önemli olaylar, İslam dünyasında son dönemde varlık gösteren "şiddet" ve "terör" eğilimli akımlarla ilgili değerlendirmelerde bulundu.
SORU: "Mübarek ramazan-ı şerif ayı sona erdi lakin bu yıl farklı bir ramazan yaşadık. Koronavirüs salgını nedeniyle Müslümanların çoğunlukla zamanlarını evde geçirdiği bugünler için tavsiyelerinizi ve hislerinizi öğrenebilir miyiz?"
LÜTFİ DOĞAN: "Ramazan-ı şerifte salgın hastalıkla karşılaştık. Tabii ramazan-ı şerif bu sıkıntılı durumun devam ettiği bir sırada geldi. Ancak böyle bir afetle sadece İslam alemi değil bütün insanlık karşı karşıya kaldı. Şimdi bana öyle geliyor ki bu salgın sadece bize değil, bütün insanlığa Cenabıhak'ın bir uyarma haberidir. Rabb'im bizi afetsin. Koronavirüsten şöyle ders almamız lazım geliyor, Müslümanlar olarak elimizden geldiği kadar Allah'ın emrine uyarak tehlikelerden sakınmamız gerekiyor. Bunun bizim bir görevimiz, üzerimize bir farz, bir borç olduğunu bilelim. Rabb'imiz bu belayı, bu sıkıntıyı sadece Müslümanların değil bütün insanlığın üzerinden kaldırsın ama bilelim ki bu bir uyarıdır. Daima tedbirli, temkinli olarak yaşamaya ve hareket etmeye mecbur olduğumuzu bilelim, bu bizim insanlık görevimizdir. Allah Teala da bize böyle emretmiştir. Tedbir neyse onu almakla yükümlü olduğumuzu da bileceğiz."
"Babam 'Bu çocuğu okutup kurra hafız yapacağım' diyordu"
SORU: "Ülkemizin zor zamanlar geçirdiği yıllarda yetiştiniz, Türkiye'nin farklı dönemlerine şahitlik ettiniz. Yaşadığınız çeşitli zorluklara rağmen ilim/bilgi yolunda yürümeye gayret ettiniz. Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?"
LÜTFİ DOĞAN: "Nüfusa kayıtlı eski adı Posus olan, daha sonra Salyazı adı verilen yaklaşık 300 hanenin bulunduğu büyük bir köyde 1930'da dünyaya geldim. Makamı cennet olsun, babamın adı Mehmet Fehmi Doğan. Babam askerden geldikten sonra komşular ve babamın arkadaşları ziyarete geldi. Babam, akrabaların yanında eliyle beni işaret ederek, 'Benim babam ve 4 dayımın 3'ü hafız-ı kurra. Onlar vefat ettiler, geriye diğer dayım Kurra Hafız Fevzi Efendi kaldı. Hafız Fevzi Efendi de vefat ederse hafız kimse kalmayacak. Bundan dolayı bu çocuğu okutup hafız-ı kurra yapacağım.' diyordu. Tabii kurra hafızın ne olduğunu bilmediğim için o zaman anlamadım bunu.
Bizim köylerde güzel bir gelenek vardır. Kış aylarında şartlar çok ağır olur. Köyümüzde 10-15 tane misafir odası vardır. Bunların hemen hemen birçoğunda mukabele okunur. Bildiğiniz gibi Kur'an-ı Kerim 30 cüzdür, her gün bir cüz okurlar ve 1 ayda hatim yaparlar. Mukabele okunurken ben de hıfzımı kuvvetlendirmek için çalışıyorum. Hacı Muhittin Efendi'nin odasında sabahları bir cüz okuyorum, ayda bir Kur'an-ı Kerim'i hatim ediyoruz. Bir kış mevsiminde 5 defa Kur'an-ı Kerim'i ezberden okuyordum, herkes elindeki Kur'an-ı Kerim'i takip ederek dinliyordu.
Köyde misafirhanelerde Hazreti Muhammed'in hayatının anlatıldığı Siretü'n Nebi (Erzurumlu Mustafa Darir'in 14'üncü yüzyılda kaleme aldığı ilk Türkçe Siyer kitabı), Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya adlı eseri, Ahmed Bican Efendi'nin Envarü'l Aşikin (Anadolu'da Müslüman-Türk kimliğinin şekillenmesinde etkili olmuş dini-didaktik eser) ve bazı tarih kitapları okunurdu. Bu kitapların gündelik işlerin tamamlamasının ardından akşam ve yatsı namazları arasında misafirhanede komşulara okunduğunu hatırlıyorum.
Ben 12-13 yaşlarımdayken köyümüzdeki camiye Abdurrahman İncesulu Efendi isimli bir zat-ı muhterem görevlendirilmişti. Abdurrahman İncesulu Efendi, Arapçaya aşina iyi bir ilim adamı. Ben ve 4-5 arkadaşım, bu imam efendiden Arapçayı öğrenmeye başladık. Daha sonra köyümüze Mehmet Ragıp Efendi (eski Gümüşhane Müftüsü) isimli genç bir imamı görevlendirdiler. Ragıp Efendi bizim köye imam olunca çok sevindim. Ragıp Efendi'ye dersleri yeniden okumaya başladık, daha sonra mantık, meani (Arap dilinde, sözün/ifadenin yerli yerinde olma şartlarını inceleyen edebiyat dalı) derslerini de okuduk. Mehmet Ragıp Efendi'nin bu derslerde çok güzel uygulaması oldu. Mehmet Ragıp Efendi'ye meani kitabını okumaya başladığımda, bana her gün bir hadisi şerifi defterime yazdırıp ezberletiyordu. Mesela defterime 'Temizlik imandandır.' hadisini yazmıştım. Az ve öz, ezberlenmesi de kolay. Derslere böyle bir uygulamayla devam ettik."
SORU: "İlk, ortaokul ve liseyi dışarıdan bitirme sürecinizi anlatabilir misiniz?"
LÜTFİ DOĞAN: "Gümüşhane'de dışarıdan imtihanlara girip ilkokul diplomasını aldım. Zaten müftü veya vaiz tayin edilmek için ilkokulun bitirilmesi şarttı. İlkokulu dışarıdan başarıyla bitirdim. Daha sonra Ankara'da Diyanet İşleri Başkanlığında müftülük imtihanına girdim. Dini eğitim alırken aslında Tevhid-i Tedrisat Kanunu'na aykırı hareket etmiyoruz. Diyelim ki siz fevkalade matematik biliyorsunuz, matematikte en ileri seviyede öğretmensiniz. Ben gelip sizden özel olarak matematiği öğrensem, bu özel eğitimi almak nasıl ki serbestse, bizim dini eğitim görmemiz de öyle serbestti. Ben Kur'an dilini öğreniyorum. Medresede değil özel ders aldım. Ben okuyorum, hocamız, 'Bu güzeldir, şöyle yapacaksın.' diyor. Hatta hoca dersi bazen anlamadığımı fark edince çeşitli şekilde anlatıyor. Bazen de çok iyi bildiğim bir konuda hocamız bir kelime eksik söylediyse, 'Hocam böyle de yapabilir miyiz?' diye sorabiliyorduk.
Netice itibarıyla Kemah Müftülüğüne 17 Kasım 1954'te başladım, 6 yıl görev yaptım. Tabii Kemah küçük olduğu için memurlar birbirini tanıyor. Sivas doğumlu İbrahim isminde bir ortaokul müdürü arkadaşımız var. 'Fetvahane' dediğimiz, resmi görevlerimizi yürüttüğümüz bir oda var. İbrahim Bey elinde bir 'Tebliğler Dergisi' ile fetvahaneye geldi. 'Müftü Bey, biliyorsunuz ortaokullarda din dersi kabul edildi. Ben bu dersi size verdirmeyi düşünüyordum. Milli Eğitim Bakanlığının Tebliğler Dergisi'nde ortaokullarda iki saat din dersinin verileceği kabul edildi ama bu dersleri vereceklerin ilahiyat fakültesi mezunu olması lazımdır. İlahiyat fakültesi mezunu bulunmayan yerlerde okulun müdürü ya da öğretmenlerden arzu edenlere de verdirilebilir.' dedi. Müdür Bey'e teşekkür ettim ama içimden kendi kendime şöyle dedim; 'Benim bilgim sınırlı ama mesela fıkıh ve akaid gibi dini ilimlerde en ileri derecede dahi olsam, elimde bugünkü şartlara göre bir diplomam olmazsa buradaki bu memuriyetle yetinebilmem gerekir. O halde ben ortaokulu ve liseyi bitirmeliyim. Eğer Cenabıhak muvaffakiyet verir ve ömür ihsan buyurursa fakülteyi de okurum'. 1958 veya 1959'un haziranında ortaokulu, Eylül 1961'de liseyi dışarıdan bitirdim."
"İlahiyat fakültesinden birincilikle mezun olduğumu yıllar sonra öğrendim"
SORU: "İlahiyat Fakültesindeki eğitim sürecinizi anlatabilir misiniz?"
LÜTFİ DOĞAN: "Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde imtihana girip kazandım ve kaydımı yaptırdım. Ankara'da göreve başlayınca bir hemşehrimiz Gülveren'de bir gecekondu evini bizim için ayarladı. Orada kaldık ama bizim çocuklar ortaokulda okuyorlar. O dönem ilkokul ve ortaokulda okuyan çocuklarım var. Sabah erkenden kalkıp sabah namazını Gülveren Camisi'nde kılıyorum. Aktaş Atilla Camisi'ne de birkaç hocaefendi geliyor, onlara biraz ders okutuyorum. Saat 08.00 olduğu zaman Cebeci'deki Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne 08.30'da başlayan derse gidiyordum. Daha sonra Yenimahalle Serpme Evler'de bir evimiz oldu, oraya taşındık. İlahiyat fakültesini Eylül 1965'te birincilikle bitirdim. Birinci olarak bitirdiğimden haberim yoktu.
Diyanetteki görevim sırasındayken özel kalem biriminden, 'Sizi hakim arıyor.' dediler. Hakimle telefonda görüşüyoruz, 'Reis Bey biliyor musun ben neredeyim? 1965'te Ankara İlahiyat Fakültesinden mezun olanların diplomalarını inceliyorum. Önümde senin belgen var. Seni tebrik ederim, okulu birincilikle bitirmişsin.' dedi. Benim haberim yok, yıllar sonra duyuyorum. Netice itibarıyla öğretmenlere, milletime, Diyanet camiasına, hepsine şükran borçluyum.
Ankara İlahiyat Fakültesinde derslerimize birçok hoca giriyordu. Muhammed Tayyip Okiç tefsir hocamdı, 3 ve 4'üncü sınıfta tefsir ve hadis derslerine giriyordu. Okiç, Bosna'dan Türkiye'ye 1954'te gelmiş, ilahiyat fakültesinde hocalık yapıyordu. Hakikaten çok yetişkin ve tecrübeli bir insan. Allah razı olsun bizim kurumlarımız da Okiç Hoca'yı bırakmadı, o da burada kalmayı tercih etti. Okiç, 1977'de vefat edinceye kadar Ankara'daydı. En çok takdir ettiğim hocamdı. Derslerinde ve şahsiyet olarak fevkaladeydi. Hocaların hepsini takdir ediyorum. Hilmi Ziya Ülken Bey'i de takdir ediyorum. 4'üncü sınıfta 'Değerler Felsefesi' dersine giriyordu. Değerler Felsefesi kitabı çok geniş bir kitap. Diğer derslere çalıştım ama Değerler Felsefesi dersine çalışamadım. Haziranda sınava girdim fakat gece sınava çok çalışmışım. Hocanın sorduğu soruların cevabı hatırımda, gözümün önüne geliyor ama yorgunluktan lisanla ifade edemiyorum. Hilmi Ziya Ülken'in dersinden bütünleme sınavına kalınca haziranda mezun olamadım. Eylül dönemindeki bütünleme sınavına iyi hazırlandığım için bütünlemeyi geçtim. İlahiyat fakültesinden 1965'in eylülünde mezun oldum.
İki yıl kadar Ankara Müftü Yardımcılığında bulundum. Bu sırada Dr. Lüfti Doğan (Eski Devlet Bakanı ve Diyanet İşleri Başkanı) Ankara Müftülüğüne tayin ettiler. Tabii bu sırada ben Ankara Müftü Yardımcısıyım. Bir müddet beraber çalıştık. Sonradan benim müftü yardımcılığından vaizliğe tebdil (değiştirme) edildiğimi söylediler. Bu görev değişikliği tenzil-i rütbe değildi. Vaiz olmam benim için çok kolaylık. Çünkü vaazımı yapıyorum, işim bitiyor. Ondan sonra derslerime çalışıyorum, evimde kalıyorum. Bu görev değişikliği dolayısıyla o dönem Diyanet İşleri Reisi olan Hasan Hüsnü Erdem Hocaefendi'ye teşekkür edip elini öpmek için gittim. Hasan Hüsnü Erdem Hocaefendi'ye, 'Efendim çok teşekkür ederim beni vaizliğe nakletmişsiniz.' dedim. Hasan Hüsnü Erdem Hocaefendi, 'Ne demek?' dedi. Benim görev değişikliğim için çok üzüldü. Anladım ki bu görev değişikliği hocaefendinin bilgisi ve haberi dahilinde yapılmadı. Bu defa söylediğime de çok mahcup oldum çünkü adam üzüldü. Daha sonra hocaefendinin elini öptüm, 'Bu görev değişikliği benim için çok daha iyi. Siz dua buyurun.' dedim ve makamından ayrıldım. Görevi sona erdikten sonra evinde de ziyaret ettim kendisini."
"Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanunu'nun önemli maddelerinin hazırlanmasında yardımcı olduk"
SORU: "Diyanet İşleri Başkanlığı merkez teşkilatındaki çalışma sürecinizi anlatabilir misiniz?"
LÜTFİ DOĞAN: "1965 yılına kadar Diyanet İşleri Başkanlığı bir tüzükle idare ediliyordu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ve Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy, 15 Ağustos 1965'te 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanunu'nu çıkardı, her ikisinin de makamı cennet olsun, Rabb'im taksiratlarını affetsin. Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy Bey, benimle beraber bir arkadaşı, bir akşam evine çağırdı. Mehmet Altınsoy Bey, merhum Ahmet Hamdi Akseki Hocaefendi'nin (eski Diyanet İşleri Başkanı) damadı. Altınsoy Bey bizi evine çağırdığında, 'Allah'ın izniyle Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanunu'nu çıkaracağız. Bunun Diyanetin lehine ve faydalı olması için sizi yalnız bırakacağım. Şu maddenin nasıl olması gerekiyor? Bunu belirleyeceksiniz, mesulü sizsiniz.' dedi. Kanunun 20, 21, 22 ve 23 maddelerinde sayın Bakan'a yardımcı olduk ve kanun öylece çıktı.
Diyanet İşleri Reisi İlmi Muavinliği görevine başladım. Bir yıl kadar bu görevi yürüttüm. Fakat bir gün benim hiç haberim yok. Bir şeyle meşgul oluyordum. Özlük İşleri Müdürü arkadaşımız geldi, 'Hocam duydun mu? Seni Diyanet İşleri Reisliğine getirdiler.' dedi. 'Reisimiz (Ali Rıza Hakses) var ya!' dedim. Allah biliyor, hiç bilgim yok. Özlük İşleri Müdürü, 'Hocamızı emekli yapıyorlar.' dedi. Gözlerimden yaşlar döküldü. 'Hocaefendi bana ikramda bulundu, reis yaptı. Şimdi onu alıyorlar beni onun yerine koyuyorlar.' dedim. Allah biliyor, bu durum bana çok ağır geldi. Belki başka bir şeyde insan sevinir ama ben orada Allah biliyor çok üzüldüm, ağladım. Elimde değil, Hocaefendi görevi devretti. Demek ki kaderde varmış. Aşağı yukarı 4,5 yıl devam eden görevimiz bitti, başka bir arkadaş göreve başladı."
"Hak ve adalete dayanarak milletimize hizmet etmemiz lazım"
SORU: "Siyasete giriş sürecinizi anlatabilir misiniz?"
LÜTFİ DOĞAN: "Diyanet'te idareci olarak görevim tamamlandıktan sonra kadrom İstanbul Vaizliği görevinde ama Ankara'da görevlendirildim. Ankara'da vaizlik görevim sırasında çarşamba günleri akşam Yenimahalle ilçesinde Altıncı Durak Hacı Baki Camisi'nde, cuma günleri ise Maltepe Camisi'nde öğle vakti ders yapıyorum. Bir gün Maltepe Camisi'nden dersten çıktım, eve gideceğim sırada iki zat-ı muhterem caminin meydanlık yerinde bekliyorlardı. Bu iki zatın önünden geçerken selam verdim, ilgi gösterdiler, hal hatır sordular. Biri, 'Efendim ben Necmettin Erbakan.' dedi. Yanındaki arkadaşı tanımıyorum. Necmettin Erbakan'ı gıyabi tanıyorum ama hiç görmedim. Netice itibarıyla yüz yüze Maltepe Camisi'nin avlusunda kendisiyle tanıştım. Ondan sonra zaman zaman herhangi bir mecliste adından bahsediliyordu.
20 Ekim 1973'te seçim yapılacak ve muhtelif partiler var. Merhum Süleyman Demirel başbakandı. Bir gün Sıddık Tivnikli Bey isminde bir zat-ı muhterem Yenimahalle'de evimi ziyarete geldi. Sıddık Bey kendisini tanıtıp 'Erzurumluyum.' dedi. Erzurumlu Sıddık Bey, fakirhanemize gelip hal hatır sorduktan sonra, 'Benim sizden bir ricam var. Biliyorsunuz Milli Selamet Partisi (MSP) kuruldu. Ben MSP'nin Erzurum İl Başkanıyım. Sizi Erzurum'dan milletvekili olarak parlamentoya göndermek istiyoruz.' dedi. Kendisine teşekkür ettim, 'Bu hizmet çok önemli ve büyük bir hizmet ama bende siyaset sahnesine katılacak o hazırlık yok. Siyasetle ilgili de şimdiye kadar bir şey düşünmemiştim kendim için ama siyaset çok mukaddes bir görev. Siyaset, Allah'ın rızası için hak ve adalete dayanıp, bilimsel olarak insanların hak, hukukuna saygı göstermek ve onların haklarını koruyabilecek meşru tedbirleri almaktır. Bunun için siyaset çok mukaddestir. Ben bunu biliyorum ama siyasette yer alacak bir hazırlığım yok. Size ilginizden dolayı çok teşekkür ederim.' dedim. Sıddık Bey gitti, birkaç gün sonra benim MSP'den milletvekili olmam konusunda aynı düşüncede olan başka arkadaşlarla geldi. Onlara, 'Sizi beyanınızdan dolayı tebrik ediyorum ama benim bu durumda böyle bir şeye hazırlığım yok. Mutlaka bu kutsi göreve çok daha iyi birisini bulmanızı düşünüyorum.' dedim.
Bu defa Sıddık Tivnikli Bey, İstanbul'a gidiyor. İstanbul'da benim tanıdığım, bildiğim çok hürmet ettiğim birkaç arkadaşı derleyip getiriyor. Cuma günü Cebeci Camisi'ne derse gideceğim. Dersten 1,5-2 saat evvel bir de baktım ki Sıddık Bey ile 4-5 kişi geldi, durumu anladım. Küçücük bir misafir odamız var. Onlara, 'Siz böyle buyurun, konuyu da anladım. Siz benim hayatta en çok sevdiğim kardeşlerimdensiniz, Sıddık Bey de öyle. Benim siyaset konusundaki düşüncelerimi Sıddık Bey biliyor, size aktarsın ama siz ne karar verirseniz ben ona riayet etmek zorundayım. Çünkü siz benim her yönden takdir ettiğim, itimat ettiğim, hak üzere hayat sürdüğünü bildiğim arkadaşlarımdansınız.' dedim, sonra oradan ayrıldım. Siyasete girmemi teklif etmek için gelenlerden biri Osman Nuri Çataklı (eski Vakıflar Genel Müdürü), yakın zamanda vefat etmişti. Netice itibarıyla 'Biz konuştuk, takdir ettik, böyle karar verdik.' dedi. Ben de 'Karar verdiniz mi? Allah'ım hayırlı eylesin.' dedim. Bu görüşmeden sonra onlar gittiler.
Bir müddet sonra bir akşam merhum eski bakanlarımızdan Süleyman Arif Emre ziyarete geldi. Süleyman Arif Emre, Milli Nizam ve Milli Selamet partilerinin kurucularından, iyi bir hukukçudur. İlk kez yüz yüze tanıştım, gıyabında tanıyorum. Süleyman Arif Emre Bey gelip, 'Dilekçenizi istiyorum.' dedi. Dilekçeyi yazdı, imza attım. Böylece Milli Selamet Partisine üye olduk. Beni Erzurum'a gönderecekler. Erzurum'un seçimde 9 milletvekili ve 3 senatör kontenjanı var. Dokuz milletvekilinin birinci sırasına İstanbul'da ikamet eden Korkut Özal Bey'i, ikinci sıraya Dr. Zekai Yaylalı Bey, üçüncü sıraya ise Kurra Hafız Yahya Akdağ Bey'i (eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın babası) yazdılar. Liste bu şekilde oluşturuldu.
Bütün maksadımız insanlarımızın bir bütün olması. Tabii siyaset çok ulvi bir hizmettir. Siyaset, hak ve adalete dayanıp herkesin hukukuna kendi hukukun gibi saygı gösterip kendi gösterilmesini beklediği şefkati, merhameti bütün insanlarımıza da göstermektir. Siyaset çok değerli ama o kadar kolay değil. Herkesi kucaklamak kolay değil, farklı düşünceler var. Elhamdülillah yine biz aynı düşüncedeyiz, bütün müminler birbirinin kardeşidir, biz bunu biliyoruz. O halde bu ülkenin evlatlarının hepsi birbirinin kardeşidir. Birbirini incitmeden yardımcı olmak, iyilikleri güzellikle söylemek, bir yanlışlık olursa, 'Öyle değil de böyle yapmak daha güzeldir. Bunu yaparsanız daha iyi olur, diğer seçeneğiniz sizi zarara yöneltir.' demek yerinde olur.
20 Ekim 1973'te senatör olarak seçildim. O dönem Mecliste senatörlük görevi 6 yıl sürüyordu. 6 yıl sonra 1979'da partililer, 'Sizi senatör göstereceğiz.' dediler. Ben de 'Bizi bağışlayın, affedin. Diğer arkadaşları görevlendirin.' dedim ama Ekim 1979'da ikinci kez Erzurum Senatörü olarak Meclise girdim. Senatörlük görevimde aşağı yukarı 1 yıl dolmak üzereydi, bildiğiniz gibi 12 Eylül 1980 askeri darbesi oldu. O darbede ben ve partideki arkadaşlarımız Ankara'daki Kirazlıdere Hapishanesi'nde tutuklu kaldık. Darbe olduğu için durum çok sıkıntılı. Yüksek Mahkeme tarafından 1986'da 'Herhangi bir yanlışlık olmamıştır.' denilerek beraat kararı verildi. 1986'ya kadar kadar tutuksuz yargılandım. Ben 8 ay, diğer arkadaşlar 11 ay kadar tutuklu kaldı. Benimle beraber 10 kişiyi bıraktılar. Çünkü 24 kişi kadar tevkif edilmiştik. Sıkı yönetim mahkemesi, benimle beraber 10 kişiyi tutuksuz yargıladı. İhtilalden 11 ay sonra hapishanede kalan merhum Necmettin Erbakan Hoca, bakanlar ve diğer kardeşlerimizi de tutuksuz yargıladılar. Bu yargılanma 6 yıl devam etti. 1986'da da beraat kararı verdiler, hepimiz beraat etmiş olduk.
Sıkıyönetim savcısı bizim hakkımızda beyanını bildirmek üzere yazmış. Tabii o beyanı bizlere de geldi çünkü hepimizle ilgili hukuki bir mesele. Necmettin Erbakan Bey Hocamızın, şu sözünü her fırsatta hatırlıyorum, 'Arkadaşlar netice itibarıyla suçsuz olduğumuz için Allah'ın inayetiyle beraat edeceğiz. Buradaki beyanların hepsi bir şey söylemek için. Yoksa gerçekle bir ilgisi yok ama benim sizden bir ricam var. Mahkeme bize beraat kararı verdiğinde birlikte Allah'a şükretmek -'Şükrenlillah' Arapça olan bu tabiri de kullandı- için bir umre yapacağız.' dedi ve o dediğini de elhamdülillah yaptık.
Umremizi yaptıktan sonra Mekke-i Mükerreme'deyiz. Cidde'den Racihi isimli bir zatı muhterem, bir akşam vasıta göndererek bizim 20 kişilik ekibimizi misafir etmek için aldırdı. Hane sahibinin bahçesinde yemekten sonra akşam namazını kıldık. Hane sahibi ayağa kalktı, 'Aziz misafirler, hepinize çok teşekkür ediyorum. Beni sevindirdiniz, Cenabıhak da sizi sevindirsin. Şimdi benim adıma Prof. Dr. Muhammed Kutub konuşacak.' deyip hemen oturdu. Hatta ev sahibi bu ziyarete Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Bey'i de davet etmiş, o da oradaydı, yan yana oturuyorduk. Yalçıntaş Bey zaten orada üniversitede öğretim üyesiydi. Bu toplantıda üniversitede öğretim üyesi, aslen Mısırlı olup Suudi Arabistan'daki üniversitede görev yapan eğitimci Prof. Dr. Muhammed Kutub ayağa kalkıp şunu söyledi; 'Ben istiyordum ki ilim adamlarını dinleyip, istifade edeyim. Fakat hane sahibi bize konuşma görevini emanet etti'. Kutub, Arapça konuşuyor, ben de Arapça bildiğim için çok edibane konuştuğunu anlıyorum. Güzel bir edebi giriş yaptıktan sonra, 'Son yüzyılda Allah Teala, İslam ümmetine hizmet etmeleri için iki kulunu ihsan buyurdu. Bunlardan birincisi, Birinci Cihan Savaşı'ndan evvel, ikincisi, İkinci Cihan Savaşı'ndan sonra geldi. Birinci Cihan Savaşı'ndan önce gelen Sultan İkinci Abdülhamid Efendi'dir, İkinci Cihan Savaşı'ndan sonra sadece Türkiye'miz değil İslam toplumuna hizmet etmek üzere Necmettin Bey kardeşimizi ihsan edildi.' dedi. Tabii bu sözleri dinleyince fevkalade duygular hissettim, 'Bu kadar uzakta bulunan bir mümin kardeşimiz, devlete hizmet sorumluluğunu taşıyan bu şahısları takdirle karşılıyor, biz gereği gibi takdir edemedik.' diye bir düşünce içimden geçti."
"İslam dininin en büyük düşmanlarından biri cehalet ve bilgisizliktir"
SORU: "Alemlere rahmet olarak gönderilen Hazreti Muhammed'in dininin bugün terörle yan yana anılıyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? İslam terör, tedhiş ve tekfir hareketlerini caiz görür mü? İslam'ın tüm insanlığın hidayetini hedefleyen bir din olduğunu, Hazreti Muhammed'in alemlere rahmet olarak gönderildiğiniz dünyaya nasıl anlatırız?"
LÜTFİ DOĞAN: "İslam dininin en büyük düşmanlarından biri cehalet ve bilgisizliktir. İkincisi, İslam'ı bilip İslam'a düşman olan, hidayetten nasibi olmayan kimselerin İslamiyet'i öğrendikleri halde 'İslam'ı nasıl çürütürüz?' şeklinde teşebbüsleridir. Bunu hiçbir zaman unutmayalım. İnsanın da insanlığın da düşmanı olan kimselerin, bu çirkin ve yıkıcı davranışlarını daima tedbiri olarak hatırımızda tutmamız lazımdır. Ama şunu bilelim ki Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allah Teala hazretlerinin sadece İslam alemine değil bütün insanlığa bir ilahi ikramı, bir lütfudur.
İslam; barış, iyilik, kardeşlik, insanın değerini insanlığa bildiren yüce bir dindir. Dinimizdeki görevler de bizi tertemiz bir hayat yaşamak, insanlığın bütününün iyiliğini düşünmek, insanlığa iyilik dileğinde bulunmak ve sulh içinde yaşamak için vardır. Ancak şunu da bilmemiz lazım, İslam'a düşmanlık yapanlara karşı yeri geldiğinde cihat görevimizi de unutmamamız lazım. Yani cehalete karşı, cehaleti gidermeye, cehaleti bertaraf etmeye çalışacağız. Cehaleti ne ile bertaraf edeceğiz? Gerçek ilimle... 'İki kere iki dört eder.', bu nasıl kesin bilgiyse, aklıselimle hemen onun, hakikatin kendisi olduğunu kavrıyorsak İslamiyet de böyledir. Bunu kavradığımız, bildiğimiz, yaşadığımız takdirde, güzel yaşayışımızla, temiz yaşayışımızla, kardeşliğimizle, İslam'ın dışında olanlar, İslamiyet'in manevi bir güneş, gecesi ile gündüzünün aydınlığının eşit olduğunu bilen düşmanlar da takdir ederler.
Burada şunu söyleyelim; terör vesaire İslam düşmanları tarafından icat edildi, Müslümanları huzursuz etmek için çıkarıldı. İslam düşmanlarının kandırabildikleri o teröristler, bu ülkede çıkıyor ki bunları dış güçler, şer güçler kandırıyor. Yoksa ana-baba Müslüman, İslamiyet'i seviyor. Müminlerin hepsi birbirlerinin kardeşidir. Müslümanlar şu gerçeğe aşinalık durumundadırlar ki bütün insanlar ya dinde kardeşimizdir yahut yaratılışta bir eşimizdir. Dinde kardeşimiz olan bizim gibi her türlü haklarına sahiptir. Yaratılışta bir eşimiz olan insanları da insan olarak düşünür, onların hakkına, hukukuna Allah'ın emrine uygun saygıyı gösteririz, yeter ki İslam'a ve insanlığa zarar vermesinler. Konu bundan ibarettir.
İslamiyet şunu öğretiyor, bütün insanlar doğduğunda İslam fıtratı üzerine doğarlar. Bir yönüyle 24 ayar altın gibidir ama sonradan ana baba veya çevre veya İslam düşmanları fırsat bulduğunda insanı, İslam'dan mahrum bırakıyor. Tabii burada da Müslümanların çok uyanık olmaları lazım. Beşikten mezara kadar faydalı bilgiyi tahsil edip kardeşçe Kur'an'ın emrine göre yaşayıp insanlığa faydalı olma prensibimizi hayatımız boyunca sürdürmeliyiz."
SORU: "15 Temmuz darbe girişiminden nasıl dersler çıkarmalıyız?"
LÜTFİ DOĞAN: "Tabii o darbe girişimini ülkemiz yaşadı. Ne yapıp edip iyi davranmak, sabırlı olmak, kötülükleri önlemeye dikkat etmek lazımdır. Elhamdülillah Cenabıhak yardım etti, Müslümanları korudu. O sıkıntıdan, ıstıraptan milleti muhafaza etti ama ne yazık ki bizim ülkemizde, Müslüman bir ülkede böyle bir durumun olmaması lazım geliyordu. Ama İslam'a düşman olan kimseler, İslam'ı bilmeyen veya İslam'ı kötü tanıtan kimseler, aldandıkları şeyde insanlığa, İslam'a zarar vermek için her türlü kötü ve yanlış düşünceleri doğruymuş gibi kabul ediyor. Kendilerini hem dünyada hem de ahirette felakete uğratıyorlar. Allah, cümle ümmet-i Muhammed'i yanlış düşünceye sahip olmaktan muhafaza buyursun. İslamiyet birlik, kardeşlik dinidir." TÜRKİYE’NİN YAŞAYAN İLİM HAZİNELERİ - Eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan (2)

Kaynak: AA